Hayatlarımızla kumar oynamalarına izin vermeyelim

Fotoğraf: https://350turkiye.org/adil-iyilesme/

Hükümetin açıkladığı resmi rakamlara göre Türkiye’de Covid-19 dolayısıyla hastalananların ve ölenlerin sayısı gün bazında azalıyor. Hükümet, Türkiye’nin şimdiye kadar gelişmiş ülkeler de dahil bir dizi ülkeden nispeten daha iyi durumda olmasından bir başarı hikayesi çıkarmaya çalışıyor. Ayrıca yamalı bohçaya benzeyen ve etkinliği tartışılır pandemi tedbirlerini de bir an önce kaldırmaya can atıyor. Hükümet, kumar oynuyor; ortadaki bahis ise hepimizin hayatı!

Türkiye’de durum

8 Mayıs itibariyle dünyada toplam vaka sayısı 3.955.794, ölüm ise 272.033. Türkiye’de ise toplam vaka sayısı 135.569, ölüm sayısı 3689. Ülke, resmi rakamlara göre vaka sayısı artışında şu anda dünyada yedinci sırada.

Hükümet en başından beri gerek vakaları ve ölümleri kayıt altına almak, gerek bunları kamuyla paylaşmak, gerekse pandemiyle mücadelede alınan ve alınacak tedbirlerin tartışılması konularında şeffaflıktan tamamen uzak davrandı. Bu, başından beri pek çok dedikodunun ve komplo teorisinin etrafa yayılmasının ve panik havası oluşmasının en büyük nedenidir. Toplumun geniş bir kesimi devletin açıkladığı resmi rakamlara güvenmiyor.

Bu da çok anlaşılır bir durum. Veri akışında ve genel olarak pandemiyle mücadelede şeffaflığın ve güvenirliliğin artmasının en önemli koşullarından birisi bu alanda hizmet veren demokratik kitle örgütlerinin (örneğin TTB ve sağlık emekçilerinin sendikaları) ve yerel idarelerin sürece aktif katılımlarının sağlanması ve devlet kurumlarıyla bu örgütlerin çabalarının senkronize edilmesinden geçiyor. Oysa ki hükümet; sendikaları, DKÖleri ve AKP’li olmayan belediyeleri kendine düşman olarak tarifliyor. Her şeyin en iyisini kendisinin yaptığını iddia ediyor ve tabii bu arada her şeyi de eline yüzüne bulaştırıyor. Yalan rüzgarına dönen maske dağıtımı bunun kara komedi örneklerinden: AA’nın haberine göre 1 Mayıs itibariyle eczaneler 40 milyon maske dağıtmış; bir kişiye 5 maske düştüğüne göre bu hizmetten sadece 8 milyon kişi istifade edebilmiş oluyor.

Pandemiyle mücadele tedbirleri yarım yamalak, kime ne kadar fayda sağladığı tam olarak belli olmayan ve son derece yetersiz tedbirler. Genel bir karantina yerine anayasadaki eşitlik ilkesine aykırı bir şekilde – ki Türk yöneticileri, kendi koydukları kuralları sürekli çiğnemeleriyle meşhurken mevcut iktidar bu konuda tam bir şampiyon – önce yaşlıların sonra da gençlerin sokağa çıkışlarının yasaklanması hastalığın yayılış hızını çok büyük oranda yavaşlattı mı; işte burası meçhul. Zira yaşlı ve genç vatandaşların çoğunluğu dışarı çıkamazken onların aile üyelerinin önemli bir kısmı çalışmak için dışarıdalardı. Üstelik işçi sınıfına dayatılan ölümüne çalışmak; çalışmaya devam eden işyerlerinde bir kaç göstermelik tedbir kırıntısıyla işçiler, hastalıkla burun buruna çalıştırıldılar ve çalıştırılmaya devam ediliyorlar. Covid-19, zaten bir işçi cehennemi olan Türkiye’de işçi ölümlerinin katlanarak artmasına neden oldu. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’ne (İSİG) göre Türkiye’de Nisan ayında en az 220 işçi yaşamını yitirdi ve bu ölümlerin en az 103’ü Covid-19 nedeniyle yaşandı.

Ayrıca;

50 milyon nüfuslu Güney Kore’ye ilk vaka Türkiye’den yaklaşık iki ay önce geldi. Çin’den sonra ilk vaka görülen birkaç ülkeden Güney Kore’de 30 Nisan itibariyle toplam vaka sayısı 10 bin 765, toplam ölüm sayısı ise 247. Japonya’nın nüfusu 126 milyon, ayrıca dünyanın en yaşlı nüfuslarından birisine sahip. Japonya ilk vakayı çok erken, 16 Ocak’ta tespit etti, toplam vaka sayısı bugün 14 binin altında. Başarı budur. Virüs bize bu iki ülkeden iki ay daha geç geldiği halde, biz bu ülkelerin resmi vaka sayısının 10 katına çıkmış durumdayız. Kaybettiğimiz yurttaş sayımız da bu ülkelerin en az on katı.

Yine de ABD, Britanya, İtalya ve İspanya gibi kimi ülkelerle karşılaştırıldığında Türkiye’nin görece daha iyi durumda olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bu, kesinlikle hükümetin başarısı değil: Covid-19’un yaşlı insanları daha kötü etkilediği göz önüne alınırsa Türkiye nüfusunun görece genç olması, kendilerine sunulan yetersiz korunma malzemeleri ve artan iş yüküyle ters orantılı bir şekilde sağlık emekçilerinin gerçekten büyük bir özveriyle ve tabiri caizse ölümü göze alarak çalışmaları, her ne kadar neoliberalizm altını oymuş olsa da Türkiye’de sağlık hizmetlerinin sıradan insanlar için hala göreceli olarak erişilebilir olması ve tüm olumsuz koşullara rağmen toplumun önemli bir kesiminin elinden geldiği kadar bireysel tedbirleri alma konusunda hassas davranması gibi nedenler sayesinde Türkiye’deki durum şu anda İspanya, İtalya ve ABD’den daha iyi.

Ancak şimdi hükümet bunu değiştirmek için kolları sıvamış görünüyor!

Kar hırsı her şeyin ötesinde

Aşağı yukarı son 40 yıllık periyotta dünya çapında etkili olan salgınlar ve pandemiler, çıkış kaynağı ve sebepleri bakımından benzeşiyorlar: Ormansızlaştırmaya eşlik eden vahşi yaşamla insan temasının artması ve bununla paralel vahşi piyasa koşulları dahilinde üreticilerin ve emekçilerin yoğun emek sömürüsüne dayalı, kar merkezli tarımsal üretim. Neoliberal uygulamalar yüzünden gıda üretimi ve ticareti neredeyse denetimsiz bir şekilde gerçekleştiriliyor.

Dolayısıyla zaten Covid-19 pandemisinin ilk elden sorumlusu kardan başka bir şey düşünmeyen egemen sınıflar ve eğer bu pandemiden sonra eski “normal”e dönersek Covid-19’a benzemez daha nice pandemiyle karşılaşmamız kaçınılmaz.

Aynı egemen sınıflar, pandeminin başından itibaren bir an önce “normalleşme” telaşına düşmüş durumda. En çok önem verdikleri şey ekonominin çarklarının dönmesi. Bunun milyarlarca insanın hayatını tehlikeye atıyor olması onlar için pek de önemli değil. Zaten tam da bu yüzden Britanya başbakanının danışmanları başlarda “sürü bağışıklığı”na bel bağlamışlardı!

Aslında diğerleri dillerini tutmuş olsa da onlar da en az Britanyalı yöneticiler kadar toplumu güdülmesi ve nihayetinde mezbahaya götürülmesi gereken “sürü”ler olarak görüyor. Ama dillerini tutanlar da dahil hepsi özünde “ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” şiarıyla hareket ediyor.

Türk hükümetinin de en başından beri önceliği patronların karı. Zaten bu yüzden elinden geldiği kadar gevşek tedbirler almak için uğraştı durdu. Neredeyse tüm salgın uzmanlarının inatla üstünde durduğu yaygın test yapma konusunu ağırdan aldı; trenin başı kaçtığında uzmanların genel bir karantinanın şart olduğunu söylemesine rağmen sadece nüfusun sınırlı bir kesimine izolasyon tedbiri koydu. Ekonomik olarak zorlanan kesimlere gerçekçi sosyal yardımlar yapılmadı; insanlar “açlık mı korona mı” kıskacına itildi.

Şimdi ise bu yarım yamalak tedbirleri gevşetme kararı alıyorlar. Aşamalı olarak tedbirleri kaldıracaklar. Peki ya;

Ocak 2020’de bu hastalığı duyduğumuzdan beri geçen 4 ayda ne değişti?
Virüse karşı aşımız var mı? Yok.
Virüse karşı ilacımız var mı? Yok.
Virüs, evrim veya çevresel etmenler dolayısıyla, kendiliğinden durdu mu? Hayır.
O zaman her şeyi geri açtığımızda, birkaç ay önce her şey açıkken olandan farklı ne olacak? Hiçbir şey!

Bu yüzden mevcut şartlarda egemenlerin tedbirleri gevşetmesi hepimizin ateşe atılmasından başka bir şey değildir.

Evde kalmanın koşulları sağlanmalı

Buna karşın sadece “evde kal” demek, evde kalmanın koşullarının sağlanmadığı bir ortamda hiçbir işe yaramaz. Mart ortasında bu sitede yayımlanmış olan Covid-19 Politiktir: Kim Ölecek, Kim Ödeyecek yazısında evde kalmanın koşullarının yaratılmasına dönük bir dizi talep yer almıştı. Bu talepler arasında ücretli izin, fatura ve borçların ertelenmesi, hapishanelerin boşaltılması, işsizler, yoksullar, mülteciler gibi toplumun en dezavantajlı gruplarına gerçekçi sosyal destekler sağlanması vb yer alıyordu.

Bu adımların atılması hala yaşamsal önemde, çünkü hükümet bu taleplerde belirtilen konularda ya hiç adım atmadı ya da atılan adımlar son derece yetersiz olarak (gelir desteği diye asgari ücretin yarısı kadar para verilmesi gibi), hatta art niyetle maniple edilmiş halde (politik mahkum ve tutuklular içeride kalmaya devam ederken mafya babalarının, tecavüzcülerin salıverilmesi gibi) tedavüle sokuldu.

Eski “normal”e dönüş adımlarının atıldığı bu günlerde hala ısrarla gerçekçi tedbirlerin devreye sokulmasında diretmek zorundayız:

  • Yaşamsal alanlar (sağlık ve sosyal hizmetler, temizlik hizmetleri, gıda, sağlık ekipmanı ve enerji üretimi ve dağıtımı gibi) dışında ekonominin insan öğüten çarklarının dönmemesi, bu zorunlu alanlarda çalışanların sağlık koşullarının sürekli takibi ve işçilere yeterli korunma ekipmanlarının sağlanması
  • Evde kalmanın koşullarının yaratılarak – çalışanlara ücretli izin, işsizlere en azından asgari ücret düzeyinde sosyal destek sağlanması – gönüllü izolasyonun teşvik edilmesi
  • İsteyen herkese test yapılması, vakaların takibi ve ihtiyaç duyanların hızlıca sağlık hizmetlerine erişiminin sağlanması
  • Sağlık çalışanlarının çalışma ve korunma koşullarının iyileştirilmesi
  • Aşı ve ilaç çalışmalarının özel firmaların kontrolünden çıkartılıp kamulaştırılması ve bu alandaki çalışmalar için gerekli fonların sağlanması

Bunların gerçekleştirilebilmesi için kaynağa ihtiyaç var. Peki, kaynak yok mu? Var. Köprü, otoyol, havaalanı gibi rant alanlarının sahiplerine hükümet her sene milyonlarca dolar akıtıyor. Bunun yanında Türkiye, zenginler için tam bir vergi cenneti. Böyle olduğu için toplam servetin neredeyse yarısı nüfusun yüzde birinin elinde birikmiş vaziyette.

O yüzden hazine garantisi adı altındaki soygun durdurulup buna tabi işletmeler kamulaştırıldığında, etkili bir servet vergisi tedavüle sokulup zenginlere “siz bize yetersiniz” dendiğinde, işini kaybeden emekçiler için oluşturulan ama zenginlere para transferi için kullanılan işsizlik fonu gibi kaynakların gerçekten toplum için kullanılmaya başlanmasıyla istemediğimiz kadar kaynağa ulaşabiliriz.

Pandemiden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak; daha iyi olması hepimizin elinde.

H.M. Çelebioğlu