Kemalizm Sol Değil

Yalanları açığa çıkaramayan, yaygınca kabul gören fikirlerle çatışsa da, ilk ve öncelikli olarak şoke etse de gerçeği açıklayamayan bir halk ne tiranlıktan ne yoksulluktan ne sömürüden ne de varlığına yönelen tehditlerden kurtulabilir.

Her şey Mustafa Kemal’in 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkmasından çok önce başladı; kitlelerin kendi eylemliliğine dayanan bir devrim yaşandı.

İsyan dalgası 1906’da Erzurum’daydı. Kentin kontrolü neredeyse iki yıl boyunca kent halkının elindeydi. Şehri Ermeniler ve Türkler beraber yönetiyordu…

Toplum etnik ve dini çeşitliliğe sahipti…

1908 Devrimi imparatorluğun her yerine dağılmış Türkler, Rumlar ve Ermeniler’in ortak fiiliydi. 26 Temmuz 1908’de 100 bin Türk, Rum, Ermeni vd. Beyazıt Meydanı’ndan Yıldız Sarayı’na yürüdü. O dönem İstanbul’un nüfusu bir milyondan azdı…

1908 seçimlerinde meclise 6 sosyalist vekil seçildi…

İttihat Terakki iktidarı döneminde kapitülasyonlar tümden kaldırıldı, şeriat mahkemeleri lağvedildi, ilk defa kız lisesi açıldı ve kadınlar İstanbul Darülfünunu’na kabul edilmeye başlandı…

Anadolu’nun batısı Yunanistan işgali altındayken bile İstanbul’da müslüman ve hıristiyan işçiler birlikte örgütleniyor ve grev yapıyordu…

Cumhuriyet dönemine atfedilen neredeyse bütün yenilikler daha önce uygulamaya konuldu/kurumsallaştırıldı…

Bu kitap, kemalist efsaneleri teşhir etme ve bu topraklarda unutturulmaya çalışan aşağıdan, birleşik mücadele geleneğine ışık tutma hedefiyle kaleme alındı.


İkinci Baskı İçin Yayınevi Notu

Kemalizm: Başarılı bir “ideoloji”

Türkiye politik hayatındaki en garip öğelerden birisi; fikirleri, yaşam tarzları ve daha önemlisi mensup oldukları sınıfları birbirlerinden siyah ve beyaz kadar farklı bireylerin kemalizm ve onunla yakından ilişkili milliyetçi (ve milliyetçiliğin türevi-tamamlayıcısı) fikirlerde buluşabilmeleridir. Bu durum kritik anlarda işçi sınıfı ve ezilenlerin mücadelesini paralize ederek egemen sınıfa girdiği krizlerden kurtulma şansı tanımaktadır.

Marx, ideoloji kavramını olumsuz bir manada kullanıyordu. Ona göre ideoloji, ezilen ve sömürülen kitlelerin sisteme karşı yönelen (veya yönelmesi gereken) öfke ve mücadelelerini hedeften saptıran, onların kafalarını karıştıran fikirler bütünüydü; egemen sınıfın yalan, aldatma ve bilinç çarpıtma manzumesiydi. Bu “ideolojik” araçlar bizi cinsiyet, ırk, dini inanç ve/veya cinsel tercih bakımından parçalara ayırır; normalde çıkarları ortak olan kitlelerin bölünmesi, onların yönetilmesine imkan sağlar. Egemenlerin “ideolojik” araçlara ihtiyaç duyması son derece anlaşılır; zira çıkarlarının hilafına yönetmeye çalıştıkları kesimler, toplumun ezici çoğunluğunu oluştururken kendileri bir avuçtan ibaret. Eğer “yönetilenler eskisi gibi yönetilmek istemezlerse” olacak olan kapitalist iktidarın yıkılmasından başka bir şey olmaz.

Her egemen “ideoloji”, efsanelere dayanır. Bunlar ya dini, ya milli temellidir ya da ikisinin karması şeklindedir. Bunların ortak noktası masa başında imal edilmiş olmalarıdır. Yalanların veya aldatmacaların efsane haline gelmesi için genellikle o dönemin yaşanmışlığının üzerinden yüzyıllar geçmesi gerekir; efsane anlatıcısını yalanlayabilecek canlı hafızaya veya ilk elden duyumlara sahip insanların çok uzun zaman önce ölmüş olmaları şarttır.

Kemalizm ise çok da uzak olmayan bir geçmişe ait efsanelere dayanıyor. “Kurtuluş Savaşı”nın veya 1920’li, 30’lu yılların üstünden yüz sene bile geçmedi. Buna karşın bu topraklarda yaşayan insanların ezici çoğunluğu mutlak monarşinin ortadan kalkmasının ve “modernleşme”nin başlamasının ve/veya kurumsallaşmasının “tek adam”ın “yukarıdan devrimler”i sayesinde gerçekleştiğine inanıyor.

Türkiye Cumhuriyeti’nin üstüne kurulduğu Anadolu ve Doğu Trakya toprakları şunun şurasında yüz sene evvel çok kültürlü, çok dinli ve çok dilli bir yapıya sahipti. Bu yapıyı ortadan kaldırıp her şeyin “tek bayrak, tek dil” ve esasen “tek din”e indirgenmiş bir ülke yaratma çabası, M. Kemal ve onun takipçilerinin içinden çıktığı İttihat ve Terakki diktasıyla başladı. Kemalistler, ittihatçıların başladığı “tek”çi, kapitalist devlet yaratma işini, onların kullandığı araçları neredeyse harfiyen tekrarlayarak devam ettirdiler.

Oysa başlangıçta her şey bambaşkaydı. Çokça duymaya alıştığımız “bu milletten bir şey çıkmaz” lafının aksine bu topraklarda değişim, aşağıdan mücadele sayesinde başladı. Bugün birilerinin yere göğe sığdıramadığı Abdülhamit’in kimseye nefes aldırmayan, yaklaşık 30 yıl süren kirli istibdatı, 1908 Devrimi sayesinde yıkıldı. Bu devrim sayesinde bu topraklarda gerçek manada ilk seçimler yapıldı, ilk gerçek meclis açıldı. Üstelik bu meclise girenler, tepedeki “tek adam”ların belirlemesiyle değil, özgür seçimler sayesinde belirlendiğinden vekiller de toplumu yansıtacak kadar çok dilli, çok dinli ve çok kültürlüydü. Bu devrim, padişahın elindeki tüm yetkileri elinden alıp padişahlığı basit bir simge haline dönüştürdü. Tekrar iktidar olabilmek için devrimi boğmaktan başka bir çaresi kalmayan Abdülhamit’in el altından desteklediği karşı-devrimi yine Türkü, Kürdü, Ermenisi ve Rumu’yla omuz omuza mücadele eden bu halk durdurdu.

Peki ya sonra? Sonrasında yaşananlar, 1908 Devrimi’nin de parçası olduğu tüm burjuva devrimlerinin paylaştığı ortak trajediyi yansıtır: Burjuva devrimleri, kapitalist ilişkilerin önündeki feodal engelleri yıkar. Bunun sonucu “katı olan her şeyin buharlaştığı” kapitalist modernleşmedir. Elbette eski feodal yapının kaymağını toplumun bir avuç azınlığını oluşturan asillerin, beylerin, paşaların yemesi gibi yeni kurulan kapitalist yapının da kaymağını bir avuç yeni azınlık yer. Neticede burjuva devrimleri toplumun sınıflara bölünmüşlüğü durumunu değiştirmez; sadece sınıfları değiştirir.

Ancak 1789 Büyük Fransız Devrimi’ni yapan “baldırı çıplaklar”ın Bastille Kalesi’ni basarak devrimi başlatırkenki dertleri, toplumdaki eski ayrıcalıklıların yerlerine yenileri koymak değil; “eşitlik, özgürlük ve kardeşlik”ti. Tıpkı onlar gibi Osmanlı’nın başkenti İstanbul dahil Anadolu ve Avrupa’daki bütün büyük şehirlerdeki meydanları “hürriyet” nidalarıyla inleten Türk, Kürt, Ermeni, Rum ve diğerlerinin hedefi de ittihatçıların ve onların inkarcı mirasçılarının “Türk-müslüman sermayedar” yaratmak uğruna kuracakları otoriter, ırkçı ve tek tipçi kapitalist devlet yapılanması yaratmak değildi. Ancak ittihatçıların daha sonraki dönem yükselttikleri ırkçı histeriye karşı duracak, örgütlü ve sağlam bir yapılanma oluşturamadık.

“Ermeni’yi dövdürtmeyecektik”*

Burjuva devrimlerinin başarısının değerlendirilmesi sınıfsal farklılık gösterir. Eğer devrimlere aslında sadece adlarını ve fikirlerini veren burjuvaların penceresinden bakılırsa 1789 da 1908 de başarılıdır; neticede şu anda Fransa’da da Türkiye’de de tüm dünyada da hakim sistem kapitalizm. Ancak ortaya canlarını dahi koyarak o devrimlerin gerçekleşmesini sağlayan esas unsurlar olan dünyanın tüm baldırı çıplakları, şu soruyu sormakta haklıdırlar: Hani nerede “eşitlik, özgürlük, kardeşlik” veya “hürriyet”!

Bu anlamıyla tüm burjuva devrimleri yarıda kalmıştır. Bu, 1908 gibi geç kapitalistleşen ülkelerde gerçekleşen devrimler için özellikle geçerlidir. Zira toplumun “yeni” efendileri, devrimin yarattığı enerjiyi, devrimi yapan kitlelerin başlangıçtaki hedeflerinden saptırıp onu uluslararası kapitalist (=emperyalist) rekabette ayakta kalmak ve emperyalist hiyerarşide mümkün olduğunca yukarılara tırmanmak için kullanmaya çalışır. Bunun için her türlü çılgınlığa ve vahşete başvurabilirler. Osmanlı’nın yarı-sömürge durumundan kurtulması için bir emperyalist kampa yaslanıp ülkeyi Birinci Dünya Savaşı katliamına sürükleyen; en az Türkler ve diğerleri kadar bu memleketin insanı olan yüz binlerce Ermeni’yi ölüme gönderip onların elindeki toprağı ve sermayeyi “yerli ve milli” eşrafa dağıtan ittihatçılar bunun klasik örneğini oluşturur.

1915, sadece Ermeniler’in bu topraklardaki izlerinin silindiği yıl değil, bizim bugün bu ülkede yaşadığımız çoğu sorunun da başlangıcıdır. Anadolu’daki Ermeni varlığının yok edilmesi 1908 Devrimi’nin Anadolu’daki hafızasının sakatlanmasını ve yeni Türk büyük toprak sahiplerinin ve zenginlerinin (ki bunlar bir sonraki dönem kemalistlerin en önemli destekçileri arasında yer alacaklardı) ortaya çıkmasını beraberinde getirdi. Bu, devrimin hafızasını sakatlayan ittihatçıların ve onların mirasçılarının elini güçlendirdi.

1922’de savaş kazanıldıktan sonra kemalistler, ittihatçıların izlerini takip ederek Rumlar’ı ülkeden gönderdi. Bu, büyük şehirlerdeki işçi sınıfının militan kesiminin koparılıp atılmasıydı.

En sonunda ise sıra Kürtler’e geldi. “Tek”çi toplum yaratma önündeki son engel olan Kürtler 1925’ten başlayarak sürekli inkarcı baskı altında tutuluyor.

İttihatçılar ve onların içinden çıkan kemalistler, salam taktiği uygulayarak 1908 Devrimi’nin ve bu topraklardaki kadim kardeşliğin altını oydular. Mustafa Kemal ve onun takipçileri bu sayede 1908’in kurumsallaştırdığı dönüşümlerin (kendilerine mal ederek) üstüne konabildi.

Kemalizm: Egemen sınıfın ideolojisi

Okullarda okutulan “inkılap tarihi” kitapları, Türkiye’de devrim tarihini 1919’la başlatır. Ondan önceki dönem basitçe geçiştirilir. 1908 Devrimi başarısız ve yetersiz “ikinci meşrutiyet” olarak değerlendirilir. Dolayısıyla demokrasi ve özgürlüğün üstün yeteneklere sahip “tek adam”ların bahşettiği mesajı verilir. Mesaj, bazen açık bazen örtülü olarak kemalist iktidarın yaptıklarının doğruluğu ve kaçınılmazlığı fikrini aşılar. Böylece örneğin 1925’teki Şeyh Sait Ayaklanması karşı-devrimci ve gerici olarak damgalanır. Ayaklanmanın gerçek nedeninin savaş öncesinde ve sırasında Kürtler’e verilen özerklik sözünden savaş kazanıldıktan sonra vazgeçilmesi olduğu söylenmez. Veya “güneş dil”, “güneş ırk” gibi ırkçı saçmalıkların geri kalmış, uyuşuk bir halktan (yani sıfırdan) bir ulus yaratmak için şart olduğu sonucu çıkarılır. İkinci Dünya Savaşı sırasında salınan Varlık Vergisi’nin gayrimüslim azınlıkların elindeki sermayenin nihai olarak Türk zenginlerine geçmesi için değil, savaş zenginlerini cezalandırmak için uygulandığı söylenir (ve hatta bu ülkedeki bazı “komünistler” bunu açıkça tekrarlamakta beis görmez).

Solun kemalizm konusundaki çarpık tutumu, işçi sınıfı mücadelesinin sakatlanmasının en önemli politik nedenlerinden birisidir. Solun sosyal demokrat kesimi ile sosyalist solun bir kısmı, kemalizmi açıkça savunuyor ve kendilerine kaynak olarak gösteriyor. Devrimci solun önemli bir kesimi ise kemalizme sistematik ve eleştirel yaklaşma konusunda sorunlu. Böylece kritik dönemlerde sınıf mücadelesi felce uğruyor. 28 Şubat darbesine karşı etkin bir duruş sergileyemememiz, bugün yaşadığımız, dozu giderek artan, otoriter baskının en önemli nedenlerinden. Aynı şekilde Türk egemenlerinin savaş politikalarına sosyal demokrasi teslim olurken, solun geri kalanı birleşik bir savaş karşıtı mücadele örme refleksi gösteremiyor.

Kemalizm, bu ülkenin egemen sınıfının ideolojisidir. Egemen sınıf kendi iktidarını korumak için yeri gelir Kenan Evren gibileri elinde Kuran’la il il dolaştırarak “allahsız komünistler”e karşı 12 Eylül darbesini savundurur, yeri gelir 28 Şubat’ta olduğu gibi “gerici”lere karşı (hesapta) laik devleti öne çıkarır. Ama tüm dönemlerde uygulanan politikaların ortak paydası işçi düşmanlığı ve dışlayıcı-ötekileştirici milliyetçiliktir. Bunların hepsi kemalizm adına yapılır. Böylece her başı sıkışan “Gazi Paşa”ya dört elle sarılır; her ne kadar geçmişte ona karşı olduğunu söylemiş olsa da!

Kemalizmi savunmayı AKP, patronlar, generaller ve ergenekonculara bırakalım; bizim işimiz bu topraklardaki aşağıdan, birleşik mücadele geleneğine sahip çıkmaktır.

 

*Başlık, Sırrı Süreyya Önder’in anlattığı acıklı “fıkra”ya dayanıyor: “Bir Türk, bir Kürt ve bir Ermeni zengin bir Türk’ün bahçesine erik çalmak için girer. Bahçe sahibi bunları fark eder, yanlarına gelir ve Ermeni’ye döner. ‘Hadi bunlar benim din kardeşim; sen ne hakla benim eriğimi çalarsın’ der ve Ermeni’yi döver; Türk ve Kürt ses çıkarmaz. Ermeni’nin işini bitirdikten sonra bahçe sahibi Kürt’e döner: ‘Hadi bu benimle aynı milletten. Sana ne oluyor?’. Kürt de bir araba dayak yer. En sonunda sıra Türk’e gelir: ‘Sen benle aynı millettensin, bunlara uymaya utanmıyor musun?’ O da dayaktan nasibini alır. Üçü, eli yüzü yaralı bahçeden çıkarken Kürt sormuş: ‘Bu adam üçümüzü birden nasıl böyle dövebildi?’ Türk cevap vermiş: ‘Biz en başta Ermeni’yi dövdürtmeyecektik!’ “


Mete Tunçay’ın İlk Baskı İçin Kaleme Aldığı Tanıtım Yazısı

Türkiyeli troçkistlerin Antikapitalist yayınları arasında,Cem Uzun’un Kemalizm Sol Değil [dir] başlıklı bir inceleme kitabı çıktı.

Önsözünde bu ülkedeki burjuva devriminin 1919’da değil, 1908’de başladığını belirten yazar, Millî Mücadele’nin bir “kurtuluş savaşı” değil, “emperyalist işgale karşı bir savunma savaşı” olduğu saptamasını yapıyor. Bu savaşın kazanılmasını, yalnızca yerli halkın direnişe verdiği sınırlı desteğin değil, bütün dünyadaki emperyalizm-karşıtı hareketlerin sağladığını ileri sürüyor: Britanya’daki işçilerin ve Hindistan gibi sömürgelerindeki halkın başkaldırısı, İngiltere’nin Türkiye ile doğrudan savaşmasını engelledi; Yunanistan’daki savaş-karşıtı sol hareket, Yunan ordusunu zayıflattı; Bolşevik Rusya Türkiye’ye büyük askerî yardım yaptı.

Cem Uzun’a göre, İkinci Meşrutiyet dönemindeki çeşitli (Türk, Rum, Ermeni, Yahudi vb.) Osmanlı unsurlarının birleşik işçi hareketi, insanları bölmek yerine birleştirmeyi, yukarıdan aşağıya değil aşağıdan yukarıya doğru mücadele etmek yoluyla dönüşümler gerçekleştirmeyi simgeleyen yakın tarihimizin en önemli kalıtıdır. Oysa, Kemalist resmî tarih, bütün başarıları tapı konusu haline getirilen bir tek-adamın eseri olarak sunmaktadır. Etkileri günümüzde de süregelen bu efsanelerin söndürülmesi gereklidir.

Kitap “Devrim ve Diktatörlük” başlığını taşıyan olgusal ağırlıklı bir bölümle daha çok yoruma dayanan “Türk Devrimi ve Fikirler” başlıklı ikinci bir bölümden oluşuyor. Birinci bölümün “1906-9 Devrimi”, “1909-18 Kapitalist Devletin Gelişimi” ve “1918-23 İşgal ve Direniş” altbölümleri ayrıntılı olarak işlenmiş. Aynı bölümde bunlardan sonra, “1923-31 Tek-Parti İktidarının Kuruluşu”, “1931’den Günümüze Kemalizm” ve “Alternatif Mücadelenin İçinden” altbölümleri var. İkinci bölümdeyse “Aksayan Sürekli Devrim”, “Bonapartizm” ve “Yukarıdan Devrim” gibi kavramlar, Türkiye deneyimi bağlamında ve kuramsal bir çerçevede tartışılıyor.

Bu önemli çalışmanın en ilginç yanı, Türkçe ve İngilizce kaynakların yanısıra, bizim tarihyazımımızda hemen hiç yararlanılamayan Yunanca kaynakları da kullanmış olması. Özellikle Avram Benaroya’nın Selânik Sosyalist Federasyonu ve Millî Mücadele sırasında Yunan Komünistlerinin etkinlikleri konularında bu yayınlardan aktarılan bilgiler, Türk okuyucu için yeni ve önemli. Örneğin, s. 139-40’taki bir alıntı:

[Komünist] asker hücreleri, demiryol grevcilerinin cepheye gönderilmesiyle güçlendi. 21 Şubat 1922 grevinden sonra, Başbakan Gounaris bütün grevcilerin 23 Şubat 1922’deki kitlesel toplantı sırasında tutuklanması emrini verdi. Tutuklananların hepsi ceza olarak cepheye gönderildi.

Cephede (Pouliopoulos grubu) “Kızıl Muhafız” gazetesini yayımlıyordu. İlk sayısından sonra bazı gruplar tutuklandı. Askerî hapishanede geçirdikleri birkaç aydan sonra da farklı birliklere dağıtıldılar. Selânik’te yayımlanan “I foni tou ergati” (İşçinin Sesi) ve Atina’da yayımlanan “Rizos pastis” (Radikal) adlı parti gazeteleri komünist hücreler aracılığıyla dağıtılıyordu…

Cephenin çökmesinden kısa bir süre önce 25 asker savaş karşıtı faaliyetlerinden dolayı tutuklandı. Pouliopoulos, Oikonomou ve Stavridis bunların arasındaydı. İzmir yakınlarında Bornova hapishanesinde tutuldular. Vatana ihanetten askerî mahkemeye çıkarılacaklardı. Ancak cephenin çökmesiyle birlikte 25 asker serbest bırakıldı ve ordunun geri kalanıyla Atina’ya döndüler.

(CHP milletvekili Kemal Anadol’un geçen yıl çıkan Büyük Ayrılık adlı belgesel romanında gönderme yapılan, yazarın Yunanlı dostlarından sağladığı bir takım kaynaklar da aynı doğrultuda bilgiler içermekteydi.)

Meslekten tarihçi olmayan okuyucular, elbette daha çok bu kitabın yorum ve yargılarıyla ilgileneceklerdir. Siyasetteki “sol” kavramı, hiç kuşkusuz görecelidir. Bir öğreti, bir ikincinin sağında ve bir üçüncünün solunda sayılabilir. Kemalizm, diyelim, Alman Nazizmine göre soldadır. Ama Sol’un bir de sosyalizm-komünizm-anarşizmi kapsayan ve oransal olmayan, belirli anlamı vardır. Kemalizmin bu anlamda Sol bir nitelik taşıdığı, hatta sosyal demokrasiyle herhangi bir ilişkisi olduğu söylenemez. Ne yazık ki, bu apaçık gerçeği CHP-DSP-Türksolu-ADD gibi uzlaştırmacı çevrelere kabul ettirmek mümkün olmuyor.

NOT: Kitapçınızda bulamazsanız lütfen bize yazın..